''If you want the rainbow, you have to deal with the rain''
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

15 Şubat 2019 Cuma

İzledim: Memories of the Alhambra

Bitmesini merakla beklediğim bir dizi. Çok büyük hevesle izledim. Netflix açmama bu dizi sebep oldu sanırım^^


Büyük bir oyun firmasının sahibi Yoo Jin Woo, oyun dünyasında bir çağ açacak yeni bir oyunla ilgili bir mail alınca acilen İspanya-Granada'ya gider. Orda bu oyunu test ederken küçük bir hostel işleten Jung Hee Joo ile tanışır. Oyundaki bir arıza yüzünden Yoo Jin Woo hem oyundan hem de Jung Hee Joo'nun hayatından çıkamaz.


3 sene! Tam 3 senedir dizi yapmıyordu bu adam. Hyun Bin'in bize bunu yapmaya ne hakkı var allaşkına bi söyleyin!?!?!? Çok özlemedik mi onu izlemeyi?

Tabii ki dönüşü muhteşem olacaktı. Bizde nasıl Çağatay Ulusoy Netflix'e dizi yapınca olay oluyorsa, Kore'de de 3 yıldır dizi çekmeyen Hyun Bin Netflix ile geri dönecekti elbette ki! Ama gerçekten burnumda tütmüş o dünyayı aydınlatan gamzeli gülümsemesi (gerçi gülünce güneş açan adamı toplasan 3 kere güldürdüler ya dizide neyse).

Hyun Bin'in oyunculukta zirve bir adam olduğunu bilmeyen var mı? Karakteri her acı çektiğinde ki psikolojik acıyı geçelim fiziksel olarak can çekişiyor adam, içim parçalandı yüz ifadesinden. Gerçekten mükemmeldi. 
Amaaaaaa benim hyun Bin'i özleme sebebim başka.

Söyleyin allaşkına piyasada ilk dizileriyle şimdikiler arasında tipi değişmeyen, adamakıllı kalan kaç kişi var? Hepsi saçına her seferinde başka bir kesim yapar, kızıldan açık kahveye sarıdan siyaha rengini değiştirir, kıyafet tarzını anlatmaya bile gerek yok şekilden şekle giriyorlar. Ama Hyun Bin hep aynı Hyun Bin! 
Kalite be adam!


Arkadaşlar öncelikle özür dileyerek söylüyorum Allah belamı vermeyecekse ben Park Shin Hye'yi seviyorum. Ay bana bir sempatik geliyor, sonra Heirs'tan beri o öpüşürken acı çekermiş gibi surat ifadelerini falan da bırakmış yani oyunculuğu da gözüme hiç batmıyor kızın Allahı var şimdi. Onun üzerine olan bu yoğun nefretin biraz önyargı olduğunu düşünüyorum. Kendini çok geliştirdi kız. Yoksa yani birlikte oynadığı aktörlerin listesine bakar mısınız; Jang Keun Suk, Jung Yonh Hwa, Yoon Shi Yoon, Lee Min Ho, Kim Woo Bin, Lee Jong Suk, Kim Rae Won, Jo Jung Suk... Üşenmedim yazdım valla, millet salak mı bu kızla oynasın yoksa?


Ayrıca herkesle çok iyi anlaşıyor bu kız. Kimle dizi çekse arkasından dost kalıyor. Bir tane oyuncu söyleyin bana Hyun Bin'le dizi çekerken birlikte instagrama foto koysun. Bi de Hyun Bin'in kafasına tavşan burnuyla iki kulak yapıştırsın bu fotoyu koyarken tövbe estağfurullah ^^ O kadar sevdiriyor kendini demek ki bi şeytan tüyü var.

Bir de bir güzeldi ki bu dizide. Her hali afetti yemin ederim. Hele ki oyundaki Emma!!! Woww!!!

Son olarak da Park Shin Hye'nin İspanyolca konuştuğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Dizinin yarısından fazlası İspanya'da geçiyor. Hyun Bin falan kimsenin İspanyolca konuştuğu yok ama PSH döktürüyor vallahi. Eskiden kısa bir süre İspanyolca öğrenirken edindiğim ufacık minnacık deneyimime göre söylüyorum ki aksanı da hiç fena değil. Yani PSH bu diziden benden epey geçer not aldı!


Çift olarak bakınca uyumları çok güzeldi, birbirlerine de çok yakışmışlardı ama zaten bir arada fazla sahneleri de yoktu. Dizinin senaryosu haşa tövbe bir an mutluluğa izin versin. İki sahne arasında bir saniyelik 2 öpüşme o kadar. Olaysız bir yemek bile yiyemedi zavallılar.

Ama kız ne koştu be çocuğun peşinden... Hem peşinden koştu, hem ilgilendi, yardım etti, baktı... Çocuğun böyle bir kıza aşık olması çok normal deeeee.. Kız niye aşık oldu anlamadım yani dizinin çok ilerleyen kısımlarına kadar kendini beğenmiş, soğuk, suratsız bir adam vardı. Hatta çoğu zaman çıkarcı. Yoo Jin Woo şanslı adammış vesselam!


Dizinin tamamı bir oyun etrafında şekilleniyor. Bu oyun böyle lens takıp sanki oyun dünyasının içindeymişsin gibi, gerçekmişçesine oynanabilen VR bir oyun. Yalnız oyundaki bir hatadan dolayı Yoo Jin Joo oyundan çıkamıyor, kapatsa da lensleri çıkarsa da hep oyunda... Aşırı korkunç.

Oyunu başta o kadar beğendim ki ben bile oynarım gibi geldi (SIMS bile doğru düzgün oynamamış birisiyim öyle düşünün) ama ikinci bölümde ödüm kopmaya başladı.

Oyunla ilgili her şey korkunçtu. O karakterler, zombiler, gerçeklik seviyesi... Sonra oyunda hiçbir sorun olmasa bile oyunun öldürmeye bu kadar teşvik edici olması büyük sıkıntı bence. Karşısında tamamen gerçek duran birisini 'oyundayım' diye düşünerek rahatça öldüren bir insanın öldürme eylemine karşı hissizleşmesi oldukça normal. O yüzden burdan sesleniyorum tüm teknoloji firmalarına, bu ileri teknolojiyi yapmaya çalışmayın lütfen!!!


Diziye Granada şehrinin veya İspanya'nın herhangi bir sponsorluğu var mı bilmiyorum ama şehirden manzaralar inanılmaz güzeldi. Sokaklar, merdivenler, kale... Şehrin renkleri, cafeler, müzikler... Sırf Kore dizisi seyredenler sayesinde şehrim turizm gelirinin artacağından eminim. Tam bir görsel şölendi. Hatta arada gelen Kore sahneleri çok donuk ve soğuk geldi İspanya'nın canlı renklerinden ve tarihi dokusundan sonra.


Dizinin inanılmaz orjinal bir senaryosu var. Yukarıda da dediğim gibi eminim ki yeni nesil oyun teknolojisinin gelmeye çalıştığı nokta budur, çok ileri görüşlü bir sistem oluşturulmuş. Senariste helal olsun.

Oyuncular zaten almış başını gidiyor.

Kaliteye gelince, arşa çıkmış. Yani dizinin büyük bir kısmında oyunun içindeyiz, hatta ekran tamamen oyun ekranı gibi görünüyor böyle altında üstüne yazılar var, her yerde karakter isimleri seviyeler falan. Oyunun içindeyken devamlı bir aksiyon içindeyiz ve grafikler inanılmaz güzel.


Ammaaaaaaa...

Bu orjinal senaryoya rağmen dizi bence çoooook yavaş ilerledi.

Öncelikle ilk bölüm çok karışıktı benim için. Bi gelecek bi ileri bir geri beynim allak bullak oldu.
Sonra diziyi anlamaya başladım ama daha sinir bozucu şeyler baş gösterdi. Bi kere her bölüm çok geriden başlıyor. Yani her bölümün başında bir önceki bölümün son 6-7 dakikasını baştan izliyoruz. Hadi bunu geçtim, bölüm içerisinde de o kadar çok flashback var ki, bölümlerin sadece yarısı yeni sahne gibi, kalan yarısı eski sahneler oluyor.

Bana kalırsa dizideki sahne sayısı 8 bölüm kadarlık. 8 bölüme yetecek kadar sahne çekip, yarısını yeni yarısını eski sahnelerle doldurarak 16 bölüm yapmışlar diziyi. Bunun insanı ne kadar sıktığını tahmin edebilirsiniz sanırım...

Çok net söylüyorum ilk 1-2 bölüm dışında tamamen ilk defa gördüğümüz sahnelerden oluşan bir bölüm izlemedik dizi boyunca.


Bütün bu sinir bozucu durumun sonunda bir de diziyi cevaplanmamış sorularla bitirdik.

Mesela herkes bu oyunu test ederken, oynarken neden bu sorun/bug bir tek Yoo Jin Woo'da meydana geldi? Neden kimse oyuna hapsolmazken yada gerçekten yaralanmazken ona oldu bunlar?

Ayrıca dizinin sonu? Oyunun yaratıcısı Master kendi zindanından kendisi çıkamamışken Jin Woo çıktı mı ne oldu? Dizi devam mı edecek? İkinci sezon var mı? İkinci sezon varsa eğer meraklandırıcı bir noktada akılda soru işaretleriyle bıraktığı için takdir edebilirim sonunu ama yoksa eğer, cevaplanmamış sorular ve mantık dışı bir durumda bittiği için dizi benim için büyük bir hayal kırıklığı olarak kalır.


Dizi bence başta çok eğlenceli ve enteresan başladı, sonra güzel bir aksiyona dönüştü arkasından ise gittikçe ağırlaştı ve boğdu.

Bazen beynim o kadar yoruldu ki diziye ara verme isteği duydum, ki bu bana kolay kolay olmaz. Uyuma ihtiyacım olmasa tek oturuşta dizi bitirebilirim bence^^

Dizi bitince beğendim mi diye düşündüm ve kendime şu soruyu sordum: ''Bu dizide Hyun Bin ve Park Shin Hye olmasaydı yine de izler miydim?''
Cevap maalesef hayır!

Dizi mükemmel senaryosuna rağmen çok sıkıcı bir şekilde çekilmiş, zayıf uyarlanmıştı. Yeni sahneler yoktu, dizinin yarısını atladım flashbacklerden dolayı. Ve eğer ikinci sezonu yoksa çok yazık...

İkinci sezonu varsa amaaaaaa ve o sezonda bu saçma sona bir anlam katarlarsa bu sezonun ağır ve yorucu rutinini affedebilirim belki ozaman...
O da belki...

9 Şubat 2019 Cumartesi

İzledim: The Smile Has Left Your Eyes

Hala bilgisayarım bozuk ve bulduğum ilk fırsatta buraya yazıyorum. Diziyi izleyeli 1-2 hafta kadar oldu. Sıcağı sıcağına tazecik duygularımla değil de kenara aldığım notlarla yazacağım için azıcık tedirginim açıkçası hiç tarzım değil çünkü. Umarım aynı samimiyeti verebilirim.


Hayatta hiçbir şeye ve hiç kimseye anlam vermeden, her anı oyun olarak görerek yaşayan Kim Moo Young, Yoo Jin Kang ile tanışınca yavaş yavaş değişmeye, hatta 'hissetmeye' başlar. İkisinin yakınlaşması, geçmişlerinde unuttukları acı dolu anıları ve tesadüfleri de açığa çıkarır.


Kim Moo Young rolünde Seo In Guk'u izledik. Seo In Guk, dönemin ennnnn iyi oyuncularından bir tanesi, kesin bilgi yayalım. Bi kere bu martı kaşlı, minik gözlü arkadaşın çok yakışıklı, çok sempatik, efendime söyliyim çok karizmatik olduğunu falan kimse iddia edemez. Ama öyle bir oyunculuğu var ki, hangi karaktere girerse girsin seyirciyi kendisine bağlayıp hayran bırakıyor. İzlediğim ilk dizisinde sevememiştim aslında ama izledikçe rolden role nasıl girdiğini, her dizide nasıl başka bir insana dönüştüğünü gördükçe oyunculuğuna hayran olmamak imkansız oldu benim için. 

Beden dili, bakışları, mimikleri hayranlık uyandırıcı gerçekten de...


Kim Moo Young olabilecek en tehlikeli Casanova'ydı. Ona aşık olmak işten bile değil. Öyle yılık yılık flörtleşmeyen, asılmayan; sadece akılda kalıcı, kendini unutturmayacak karizmatik hareketler, jestler yapan ama sonra da tamamen umursamaz bir tavır bürünen, kızların dayanamadığı 'bad boy with manner' karakteri... Gerçekten süperdi.

Karakterin o hissizlikten yavaş yavaş hissetmeye başlamasını, umursamazken Yoo Jin Kang'ı umursamaya ve kafaya takmaya başlamasını izlemek çok güzeldi.Karakter gelişimi çok başarılıydı.


Yoo Jin Kang rolünde Jung So Min vardı. Jung So Min, Because This Is My First Life'tan beri beni oldukça şaşırtıyor. O eski tek düze sevimli ve şapşik kız hallerinden eser kalmadı. Her ne kadar hala miniminnacık bir kız gibi gösterse (89'luymuş ben şok!) ve çok sevimli olsa da duyguları eksiksiz geçiren, böyle dolu dolu bakan bir oyuncu. Çok beğendim burda da.


Çift olarak neler yazsam, ne iltifatlar düzsem bilemedim... 

Öncelikle son zamanlarda izlediğim en gerçekçi, en iyi ilişki gelişimini izledik diyebilirim. Hiçbir şey öyle şak diye, ilk görüşte, abuk bir hızla ilerlemedi. Adım adım hem aşık oluşlarını, hem birbirlerine neden aşık olduklarını, ilişkiye başlayışlarını ve hatta ilişkilerinin olgunlaşmasını gördük. Bu çifte şahit olmak (şahit olmak diyorum çünkü o kadar gerçek hissettirdi işte!) çok güzel bir duyguydu. 

Kimya tartışılmaz, aşk sahneleri çok güzel, çok duygu dolu. Hiç bitmesin, hep onları izleyeyim istedim.

Bu aşk bana çok dokundu...


Dizinin 3. başrolü, sektörün veteranlarından Park Sung Woong'du. Onun ne kadar mükemmel bir oyuncu olduğunu anlatmama gerek yok sanırım. Dizileri de filmleri de efsane, kendisi o dizi ve filmlerden de büyük, onlardan daha da efsane. Ben de her zaman severdim ama Method filminde canlandırdığı 'neredeyse gay' karakterden sonra saygım daha da büyüdü. Kore gibi tabuları olan bir ülkede, böyle tanınmış bir aktörün cesaretine saygı duymamak elde değil zaten. Daha da çok seviyorum artık.

Karakterine gelince, yaşadığı her şeyi, derdini kederini, endişelerini gülerek örtmeye çalışan ama içi yanan bu sevgi dolu, koca yürekli abiyi çok sevdim. Hep bir abim olsa demiştim içimden, bu adamla daha da büyüdü hasretim. Hataları yok muydu? Ohooooooo saymakla bitmez. Ama kimin yok ki? Sevgisi paha biçilemez...


Öncelikle diziyi izleyenlerin daha iyi anlayabileceği birkaç yorum yapmak istiyorum bu kısım spoiler olabilir, izlemeyenler hemen alt resme geçsin:
  • Polis çocuğa yazık oldu ya. Vallahi temiz yüzlü iyi kalpli bir çocuktu üzüldüm ona. Ama olmayınca olmuyor işte.
  • Hayatı boyunca birisini öldürdü diye vicdan azabıyla yaşayan birisinin her ne sebeple olursa olsun Moo Young'u bıçaklaması çok saçmaydı. 
  • Abinin bu ikisinin birlikte olmaması için verdiği çaba da yersizdi. Yani diziyi izlerken bu tepkinin sebebini düşünüyor insan, kafada binbir soru. Çocuk suçlu diye böyle yapıyorsa tepki abartı. Kardeş diye düşünüyorsa al karşına konuş ne bu saçma tavırlar. Tepkiler büyüktü.

İzlemeyenler için spoilersız versiyonu:

Aslında dizi boyunca merak ettiğimiz, soru işareti kalan, her türlü belaya mutsuzluğa karmaşıklığa sebep olan olayları tüm açıklığıyla bilen tek kişi abiydi. Abi bu ikisi birlikte olmasın diye abuk subuk olaylara girişeceğine en baştan ikisiyle de açık açık konuşsa, 'bak sizin geçmişten böyle böyle bir durumunuz var ben birlikte olmanızı istemiyorum bu yüzden' dese aslında dizi ortasındayken mutlu sonla bitecekti. Ama yok işte adı boşuna mı dizi?


Dizinin sonunun tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama sosyal medya sağolsun izlemeden çok önce mutsuz sonla bittiğini duymuştum. 

Ama izleyince sanki bilmiyormuşçasına bir şok, salya sümük ağlamak, kalp kırıklığı...

Sonu gerçekten kalbimi parçaladı. Ama bir yandan da tatmin ediciydi neden bilemiyorum. Sanki bu son onlara çok uydu, çok yakıştı. Romantik komedilerdeki gibi düğünle, mutlu aile tablosuyla (ikisi abiyle birlikte yemek yiyorlar falan) bitseydi bir absürd kalırdı sanki. Acıklı ama doğru bir sondu.


Dizinin Korece adının tam çevirisi Hundred Million Stars From The Sky.

Yani çok garip bir isim de değil, yabancı piyasaya sunarken The Smile Has Left your Eyes diye isim uydurmayı kim akıl etmiş bilemedim. Saçma geldi bu durum bana. Kendi ismi pek gayet kullanılabilirdi.


2018 biterken 'Best Of' listesi yapsaydım bunu mutlaka en tepelere koyardım sanırım. Bu aşkı izlemeyi çok sevdim. Çok duygulandım, kalbim çok kabardı. Dizi hafiften bana Just Between Lovers dizisinin hissiyatını verdi. Onu da çok duygulanarak ve severek izlemiştim.

Böyle mükemmel oyuncuları, kafa kurcalayıcı ve akıcı bir senaryoyu, dolu dolu bir aşkı bulmak kolay değil. Bildiğiniz pançik neşeli dizilerden değil de, derin duygulu dramlardan... Ama çok güzel. 

Benim duygularımla oynadı bu dizi. Allak bullak oldum sonunda. Bir gözlerimin içi güldü onlarla birlikte, bir yüreğim ağzıma geldi, sonra gözyaşları... Bu döngü sonuna kadar devam etti ve ben gözlerimi diziden ayıramadım. 

Çok güzeldi çok...